Kürecikli Oyuncu Hüseyin TAŞ ile Sinema Söyleşisi

Kürecik Kepez köyünden usta oyuncu Hüseyin TAŞ, Van Haber yazarı Roj YİĞİT ile “Sinema Üzerine Bir Söyleyişi” düzenledi.
“Günümüz sinemasında teknik eksikliklerden söz etmek mümkün değildir. Sorun bakıştaki derinliktedir. Ana akım sinema güvenli alanlarda var olmaya çalışıyor. Yani risk almıyor. Bilindik hikâyelerle kendini tekrar ediyor. Umut bağımsız sinemacılardadır.” diyen Hüseyin TAŞ’ın söyleşisi söyle:
Hüseyin Taş ile sinema üzerine bir söyleşi
“Görüntü, zamanı durdurmaz; onun içinden geçerek başka bir zamana açılır.”
Sinema, ışığın karanlıkla kurduğu en kırılgan dengede ortaya çıkar. Görünenin ardında, her karede kendini ele vermeden ilerleyen bir iç akış vardır. Kamera bu akışı yakalamaya çalışmaz ona yalnızca temas eder, kimi yön verir, kimi zaman ise de susarak daha fazlasını açığa çıkarır.
Bir film, ardışık görüntülerin basit bir toplamı değildir. Her sahne bir seçimin, her kesme bir düşüncenin izini taşır. Bu yüzden sinema, dış dünyanın kaydından öte, insanın iç dünyasına açılan bir geçit olur.
Hüseyin Taş’ın sinemaya bakışı da tam bu eşiğin ortasında durur. Kamera onun için bir kayıt aracı olmanın ötesinde, anlamın peşine düşen bir bakıştır. Bu söyleşi, sinemayı teknik bir mesele olmanın ötesinde; hafıza, hakikat ve insan arasındaki ilişkiyi kuran bir düşünme biçimi olarak ele alıyor.
“Bir yöneliş, tercih edilmez; zamanın içinden sessizce doğar.”
50 yılı aşan tiyatro geçmişinizden sonra kamera önüne geçiş süreciniz nasıl gelişti? Bu geçiş sizin için bir kırılma mıydı, yoksa doğal bir akışın devamı mı?
50 yılı aşkın bir süredir tiyatro oyuncusuyum. Kamera önüne geçişte özel bir çabam olmadı. Kırılma anı demek pek olası değil… Teklif geldi ve kamera önüne geçtim. Tiyatro devam ediyor hâlâ…
Tiyatro ile kamera arasında önemli farklar var. Biri seyirciyle aynı anda kurulan canlı bir karşılaşma, diğeri ise o anın kaydedilip yeniden kurulmasıdır.
Ama oyunculuğun özü değişmez. Duygunun sahiciliği her iki alanda da belirleyicidir. Bu yüzden bu geçiş bir kopuş değil, aynı duygunun başka bir yüzeyde varlığını sürdürmesi olarak gelişti.

“Söz geri çekildiğinde, anlam daha derin bir yerden konuşur.”
Bir filmi kurarken anlatının yönünü belirleyen şey sizce nedir? Çatışma mı, yoksa suskunluğun taşıdığı derinlik mi?
Nasıl baktığınıza göre değişir. Çatışma, tiyatroda olduğu gibi sinemada da seyirciyi içine çeker. Çatışmanın yoğunluğu merak duygusunu büyütür. Suskunluk, karakterin iç dünyasını anlatırken, sözcüklere dökülmeyenleri, karakterin iç dünyasındaki derinliği, sözcüklerden daha derinlere inerek anlatır. Burada oyuncunun hikâyeyi derinliğine kavramış olması ve yönetmenle iyi bir iletişim içinde olması önem kazanır.
İyi bir sinema filmi, bu ikisinin yarattığı gerilimden doğar. Suskunluk anlamı derinleştirir. Hikâyeye derinlik kazandıran şey sözler değil; karakterin duruşu, bakışı, mimikleri, beden dilidir. Bedeni oyuncunun enstrümanı olarak kabul edersek ki öyledir, bu enstrümanın doğru kullanımı sahneye sahicilik duygusu verir.
Filmdeki suskunluk anları, romandaki betimlemeler gibidir. O anlarda karakterlerin iç dünyasını, ruhunu görürsünüz. Suskunluk anlarının anlatımında Andrei Tarkovsky çok önemli bir örnektir. Tarkovsky, sinemayı “zamanı yontmak” olarak tanımlar ve uzun, ağır akan planlarında zamanı bir baskı, bir yoğunluk olarak hissettirir. Suskunluk onda sadece boşluk değil, hafızanın, rüyaların ve içsel zamanın açıldığı bir kapıdır. Ayna filminde olduğu gibi, geçmişle şimdi iç içe geçer; seyirci, karakterin belleğinde dolaşırken kendi hafızasıyla da yüzleşir. Tarkovsky’de suskunluk, sözün yerini alan bir şiirsellik yaratır ve görünmeyeni, yaşanmışlığın ağırlığını doğrudan hissettirir. Bu yaklaşım, sinemada derinliği arayan herkes için ilham verici bir yol gösterir.
“Görünen, çoğu zaman derinde kalan hakikatin ince bir yüzeyidir.”
Sinema sizin için bir ifade alanı mı, yoksa görünmeyeni görünür kılma çabası mı?
İkisi de diyebiliriz. Filmi kuran kişinin iç dünyası, dünyaya ve toplumsal ilişkilere nasıl baktığına ve o ilişkinin neresinde durduğuna göre değişebilir. Bir yönetmen görüneni esas alırken, bir başkası karakterin içini, ruhunu görmeye, göstermeye çalışır.
Aslında bunlar birbirini tamamlayan durumlardır. Biri görünen yanı, diğeri derinliğidir. Yönetmen hikâyeyi çekerken kendi dilini oluşturur. Yönetmen, kurmak istediği dili oyuncular üzerinden anlatır ve şekillendirir. Görünmeyeni görünür kılmak gibi bir işlevi vardır sinemanın.
Karakterin sözlerinin arasındaki boşluklara anlamlar yüklemek önemlidir. Bir sahnenin sahici olması, taklitten arınarak olur. Sahicilik doğru duyguyu bulmakla mümkündür. Seyirci, taklit olanla gerçek olanı hisseder, anlar. Bir sahnenin sahici olması, taklitten arınarak olur. Sahicilik doğru duyguyu bulmakla mümkündür.
Kurgucu, deyim yerindeyse filmi yeniden kurar. İyi bir filmi kötü bir kurgu berbat bir hâle getirebilir. Kurgu kendini seyirciye hissettirmemelidir. Kurgu kendini hissettiriyorsa, o yapaylık seyirciye de yansır. Sahici sahne, yaşanmış gibi hissedilen bir sahnedir. Benim için seyircinin hisselerinden daha önemli bir şey yoktur.
“Gerçek, kurgu içinde kaybolmaz; yeniden biçim kazanır.”
Kurgu ile hakikat arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sinema gerçeği mi yansıtır, yoksa onu yeniden mi kurar?
Kurgu ile hakikat sürekli yer değiştirir. Sahicilik, gerçekmiş gibi gösterme çabasıdır da diyebiliriz. Kurgu iyi yapıldığında seyircide gerçek olduğu duygusu yaratır. Aslında gerçeği yeniden üretir. Gerçeklik duygusu yaratılmışsa, süreç başlamış demektir.
Sinemada mutlak bir gerçeklikten söz etmek kolay değildir. Her şey bir bakışın, bir seçimin sonucudur. Bu nedenle kurgu, görüntüleri yan yana getiren bir teknikten öte, anlamın kurulduğu alandır. Seyircinin hissettiği, çoğu zaman gördüğünden çok, o kurgunun içinde nasıl yönlendirildiğiyle ilgilidir.

“Bir hikâye, izleyenin içinde karşılık bulduğu ölçüde varlığını sürdürür.”
Bir filmin izleyiciyle kurduğu bağ sizce nerede başlar ve nasıl derinleşir?
Hikâyede sahicilik önemlidir. Hikâyedeki sahicilik filme doğru yansıtıldığında, seyircide tamamlanır. Filmin neyi hedeflediği önemlidir. Suskun, edilgen bir seyirci mi, yoksa düşünen, tartışan, yer yer öfkelenen bir seyirci mi? Dünya görüşü önemlidir.
Filmin kurduğu dünya seyirciyi içine alabiliyorsa başarılıdır. Film, oyunculuğu, müziği, ritmi ve boşluklara yüklediği duygularla seyirciyi etkiler, içine çeker. Ya da tam tersi olur. Film biter ve seyirci boşluk duygusuyla salonu terk eder.
Kimi filmler bittikten sonra konuşulur, tartışılır, iz bırakırlar. Yıllar sonra bile beğeniyle izlenen filmler vardır. Bunlara kült filmler denmesi boşuna değildir.

“Anlatı, akışla ilerler; derinlik, karakterde açığa çıkar.”
Sinemada sizi en çok etkileyen şey nedir? Anlatının akışı mı, yoksa karakterlerin derinliği mi?
Aslında ikisi de bir bütünün parçaları gibidir. Sinemanın gücü, bu ikisinin çakıştığı noktada ortaya çıkar. Hikâyede akıcılık, filmi izlenir hâle getirir. Doğru hikâye seyirciyi içine alır.
Beni en çok etkileyenler, insanın içine işleyen, yüzeysel olmayan, derinliği olan duygulardır. Hikâyenin açtığı kapıdan içeri girdikten sonra, benimle ne kadar bağ kurabildiğine bakarım. O kapıdan içeri girdiğimde, akıp giden kareler gerçeklikten uzak bir hikâye anlatıyorsa, iyi şeyler hissetmiyorum. Harcadığım zamana üzülüyorum.
“Sinemanın gücü, riskin ve düşüncenin kesiştiği yerde belirir.”
Günümüz sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sinema bugün neyi kaybediyor, neyi koruyor?
Günümüz sinemasında teknik eksikliklerden söz etmek mümkün değildir. Sorun bakıştaki derinliktedir. Ana akım sinema güvenli alanlarda var olmaya çalışıyor. Yani risk almıyor. Bilindik hikâyelerle kendini tekrar ediyor. Umut bağımsız sinemacılardadır.
Günümüzde ana akım sinema risk almıyor. Güvenli alanlarda kalmaya özen gösteriyor. Muktedirlerin tepkisini çekebilecek alanlardan özenle uzak duruyorlar. Egemenleri rahatsız eden filmler yapılmalı. Gerektiğinde seyirciyi de rahatsız etmek, onların tartışmasını, eleştirmesini sağlayan filmler yapılmalı.
Teknik olanaklar oldukça fazla ama anlamdan yoksun filmler yapılıyor. Buna rağmen iyi filmler de yapılıyor. Yani umut var.

“Bir film sona erdiğinde, asıl anlatı izleyenin içinde başlar.”
Hüseyin Taş’ın sinemaya yaklaşımı, görüntünün ötesine uzanan bir düşünme biçimi olarak öne çıkıyor. Sinema, onun bakışında bir temsil alanından öte insanın kendi iç dünyasıyla karşılaştığı bir yüzleşme zemini haline geliyor.
Her sahne, görünenin ardında saklı kalan bir duyguyu taşır. Suskunluk, anlatının içinde derinleşir kurgu, gerçeği yeniden kurar. Böylece sinema, olanı gösteren bir yüzey olmaktan çıkar, anlamın yeniden üretildiği bir alana dönüşür.
Film bittiğinde görüntüler dağılır. Ama asıl iz, izleyenin içinde kalır ve orada yaşamaya devam eder.
Hafızanın Tanıkları
Roj YİĞİT – https://www.vanhaber.tr/sinemanin-golgesinde-zaman




