HaberlerKürecik Haber

Rıza TEKİN “Okumayı Sevdirmek”

Kürecik Şemşik köyünden Niyazi TEKİN katledişinin 55 yılında yeğeni Rıza TEKİN amcasıyla ilgili anılarını sosyal medya hesabı üzerinden paylaştı.

“Okumak Devrimcilerin en büyük silahıdır!” diyen Rıza TEKİN hayatına değer katan amcası Niyazi TEKİN ile yaşadığı anıları şöyle;

OKUMAYI SEVDİRMEK

Güneş bütün heybetiyle şavkıyor. Sıcak mı sıcak. Her yer yanıyor, nefes almak bile zor. Ağacın gölgesinde oturmak dahi serinlenmeye yetmiyor. Bakınca havaya sanki büyük buhar bulutları yükseliyor. Tarladaki ekin kafalarını güneşe çevirmiş, başaklarını dolduruyor. Sıra sıra dizilmiş kaysılar yapraklarını büzerek meyvelerini açığa çıkarmış. Kaysı çağlaları sıcak güneşin altında sararmaya yüz tutmuş. Toprak susuzluktan yer yer çatlamış. Ağaçlar tam tepelerine vuran güneşin sıcaklığıyla yapraklarını aşağı doğru sarkıtmış. Bir sıcak bir sıcak değme gitsin…
Okullar geride kaldı. Bu yıl ilkokulu bitirdim. Eylül de Ortaokula başlayacağım. Neyse! Şimdi okulu düşünmenin zamanı değil. Ben büyüklerin deyişiyle “aylak aylak dolaşıyorum”. Yapacak bir işim yok…

Güneşin tesiri biraz olsun azalmış, hava nefes alınır duruma gelmişti. Büyükler ayaklanıp, tarlaya çalışmaya hazırlanırken, bana ”öküzleri otlatmamı ”buyur ettiler. Hemen ağlamaklı gözlerle etrafıma bakındım. Bu işi yapmak istemiyordum. Böylesi durumlarda tek sığınak yerimiz Atte (babaannem) oluyordu. Onu aradım. İçeride sesini duyunca merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Bu sırada Niyazi Tekin (amcam) arkadan beni yakaladı. ”Hadi sorun çıkarma öküzleri otlatmaya götür, birazdan ben de geleceğim” deyince yukarı çıkmaktan vazgeçtim. Biz çocuklar Niyazi amcamla hangi iş, neresi olursa olsun gözü kapalı giderdik. Bilirdik ki Niyazi amcam yanımızda olursa, en zor iş kolaylaşır, en can sıkıcı yer birden bire güzelleşirdi. Kafamı omuzlarıma gömerek ahıra girdim. İki öküzü çözüp önüme kattım. Elimde çubuk onları süre süre bahçenin en alt kısmına kadar götürdüm. Öküzleri bol otların arasına sürüp bir ağacın gölgesine oturdum. Aslına bakarsan burada hayvanları otlatmak, köydeki gibi zor değil. Ot bol, adam boyu. Hayvanların ardında köyde olduğu gibi koşuşturman gerekmiyor. Bir kenara oturup ara sıra onlara bakman yetiyor. Eğer biraz olsun ekin ya da bostana yönelirse onları çevirmen, bazen de oturduğun yerde bağırman yetiyor. Yani kolay bir iş. Peki neden itiraz ediyorsun derseniz, yalnız olunca insanın canı sıkılıyor da ondan… Neyse ki birazdan Niyazi amcam gelecek…
Bu iki öküzü biz Şemşik köyünde yaşarken dedem Elbistan da almıştı. Elbistan da o yörenin en büyük pazarı kurulurdu. O gün bütün cıvar köylerde yaşayanlar, buraya gelir her türlü alışverişini yapardı.

Dedem öküzleri köye getirdiğinde akşam karanlığı bastırmıştı. Yerimden fırlayıp baktım. Bir çift sarı öküz. Karanlığa rağmen alımlı görünüyordu. İlk göze çarpan yanları ise dağ köylerinde yetişen hayvanlara göre daha iri olmalarıydı. Birini amcam birini de babam tutup ahıra soktu. Ahırda bir o başta bir de bu başta boş yer vardı. Her birini bu boş yerlere bağlayıp önüne yemlerini koydular.
Sabah bir feryatla babaannem içeri girdi. Öküzün biri ipini koparıp diğerinin yanına gitmişti. Daha sonra farkına vardık ki bu iki öküz asla birbirinden ayrılmak istemiyordu. Suya götürdüğümüzde ikisi de aynı yalaktan su içiyordu. Önlerindeki yemlikte bile birlikte yemi yiyorlardı. Önce birininkini yiyip bitirdikten sonra, diğerinin önündeki yemi yemeye başlıyorlardı. Otlanmaya çıktıklarında birlikte aynı yerde otlanıyorlardı. Dinlenmeye kaldıklarında birbirinin boyunlarını yalayarak sevgi gösterisi yapıyorlardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Bu kadar birbirlerini sevmeleri şaşırtıcıydı.
Onlara bakınca uzaklara dalıp gittim. Kendi kendime “hayvan bunlar, öküz öküz deyip duruyoruz. Öküzler bile biz insanlardan daha birbirlerine düşkün. Bak sen şunlara her şeye rağmen birbirlerini bırakmazken ben en iyi arkadaşlarımı köyde bıraktım. Kazi’nin torunu Coşkun, Çoşo amcamın torunu Haydar tabii guro guro Suleymanı musçenin oğlu imam, namı değer guro… Bunlar benim en yakın arkadaşlarımdı. Ben onları köyde bırakıp buraya geldim. Şimdi ise yalnız başımayım.” İçimi bir hüzün kapladı. Gözlerim buğulandı. Sanki yüreğimde bir parça kopup gitti. Böyle dalmışken Niyazi amcamın sesiyle kendime geldim.

Sevincimi belli etmeden ayağa kalktım. Amcam gelip elindeki kitabı yere bıraktıktan sonra, “kaysı ister misin” diye sordu. Ben de başımı olur anlamında salladım. Amcam bir kaç adım ötedeki kaysının yanına yürüdü. Aşağıdan elini uzatıp iki kaysı kopardı. Ellerini yumruk yaparak kaysıları sakladı. Her iki elini uzatarak ”hangisini istersin” diye sordu. Ben işaret parmağı ile başparmağının arasındaki boşlukta her iki kaysının görünen yerlerine baktım. Biri pürüzsüz ve temizdi, diğerinde ise karganın yaraladığı bir çukur vardı. Temiz olanı istedim. Amcam elime kaysıyı bırakınca, gördüm ki kaysının diğer bölümü tamamen çürümüş, yenilecek durumda değil. Gülerek amcama doğru yürüyüp beline sarıldım. Amcam ”nasıl oyunumu beğendin mi” deyip gülmeye başladı. Daha sonra gidip iki tane temiz kaysı koparıp geri döndü. Yere çömelip kaysıları yedik. Bir süre üçtaş oynadık. Ardından birbirimize bulmacalar sorduk. Derken amcam yerde duran kitabi eline aldıktan sonra, “şu elimdeki kitabı okuyup bitirirsen seni bir yere götüreceğim” Ben kitaptan çok nereye gideceğimizi sorup durdum. Amcam sürpriz deyip söylemedi. Bayağı meraklanmıştım. Amcamın elindeki kitabı aldım. Kapağına baktım “Yılanların Öcü” “Fakir Baykurt” yazıyordu. İlk sayfasını açıp yüksek sesle okumaya başladım. Henüz bir iki sayfa okumuştum ki sıkılmaya başladım. Bu sefer kitabı amcam aldı. Kaldığım yerde yüksek sesle okumaya başladı. Bir süre sonra ara verip oynamaya başladık. Amcam amuda kalktı, takla attı. Okulda atletizm takımındaydı. Bazen atı sulamaya götürürken çıplak atın üzerinde amuda kalkar böyle sürerdi. Çok çevikti. Bana yardım etti. Bir kaç denemeden sonra ben de amuda kalktım. Bir çırpıda iri gövdeli söğüt ağacına çıktık. Güneş batınca da öküzleri önümüze katıp eve döndük. Amcam kitabı göstererek “bunu ne zaman bitirirsen sana verdiğim sözü yerine getireceğim” deyip çeşmede yüzünü yıkamaya koyuldu. Ben de öküzleri ahıra bağlayıp eve çıktım.

Akşam yemeğinden sonra can sıkıntımı gidermek için kitabı açıp kaldığımız yerden itibaren okumaya başladım.

Giderek kitap beni sarmıştı. Başında sadece amcamın bana vereceği ödülü düşünerek okumaya başladığım kitap ilgimi çekmişti. Anlatılanlara yabancı değildim. Ben de köyde büyümüştüm. Kitapta geçen olayları sanki Şemşik’te geçiyormuş gibi hayal etmeye başladım. Her gün biraz daha fazla okudum, Hele bazı bölümleri okuyunca sanki kendimi oradaymış gibi hissettim, Irazca’nın temeli geri doldurması, Bayram’ın kerpiçleri kırması bölümlerini okurken, onlarla birlikte ben de yer aldım. Kalbim küt küt atmaya başladı. Her an yakalanacağız diye bir heyecan vücudumu sardı. Artık amcamın bana vereceği ödülü düşünmekten çok, bundan sonra ne olacak diye merak edip kitabı okumaya devam ettim. Sanırım bir on gün kadar sonra kitabı bitirdim. Çıkıp amcamın karşısına kitabı bitirdiğimi söyledim. Kitap üzerinde sohbet ettik. Beni etkileyen bölümleri anlattım. Öyle heyecanlı anlatmışım ki amcam bundan memnun kaldı. Beni kucaklayıp havaya kaldırdı. “O zaman bu hafta sonu seni söz verdiğim yere götüreceğim” deyip bahçeye yürüdü. Ben arkasında koşup “ne olur söyle neresi” diye ısrar ettiysem de amcam gülerek “gidince görürsün” deyip işinin başına döndü…
Hafta sonunu iple çektim. O gün erkenden kalktım. Annem ahırın bir köşesinde beni yıkadı. En yeni elbiselerimi giydim. Artık gitmeye hazırdım. Geriye beklemekten başka bir şey kalmamıştı.

Nihayet güneş batmak üzereyken Niyazi amcam evin kapısında göründü. Hazır mısın diye sordu. Ben çoktan hazırdım. Aşağı inip elimden tuttu. ”hadi yürü gidiyoruz?”
”Nereye?”
”Şehir merkezine gidiyoruz”
Ben sevinçle ileriye bir kaç adım atıp ”yaşasın” diye bağırdım. Sonra amcamın yanına dönüp “şehirde ne yapacağız ”diye sordum. Amcam bu akşam Malatya DEV-GENC bir gece düzenliyor onu seyretmeye gideceğiz” Gece! Gece düzenlemek, gecede ne yapılır, ilk sefer duyduğum şeylerdi. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Aklımdaki soruları arka arkaya amcama sordum. Yolculuğumuz boyunca amcam bir kısmını cevapladı. Bir kısmı için gidince görürsün diyerek savuşturdu…

Bizim ev Malatya şehir merkezine yaklaşık beş kilometre uzaklıktaydı. Şehir bu yana doğru pek gelişmemişti. Bizim mahallede evlerin çoğunun önünde ya da yanında bahçesi vardı. Aslında bir mahalleden çok köyü andırıyordu. Belediye şehire gelip gitmek için bir otobüs koydu. Ne yazık ki cami imamı ”otobüs gavur icadıdır, ona binmek caiz değildir” diye vaaz verince kimse binmedi. Belediye de bir süre sonra hattı iptal etti. Yani şehirde bir işin varsa, tabana kuvvet yürüyerek gitmek zorundaydınız. Biz de öyle yaptık. Amcamla sohbet ede ede yaklaşık bir saatin üstünde sürecek yolculuğun sonunda Cezmi Karatay caddesindeki İstanbul sinemasının önüne vardık. Vardığımızda akşam karanlığı çökmüştü. Sinemanın önünde beş on kişilik bir kalabalık vardı. Amcam biletlerimizi aldıktan sonra içeri girdik. İçerisi pek kalabalıktı. Sahneye yakın soldan bir yere yan yana oturduk. Bir süre gelip gitmeler, koşuşturmalardan sonra sahneye bir kişi çıktı. ”Hoş geldiniz” der demez, içerideki gürültü kesildi. Ardında birini davet etti, gelen kişi uzun bir konuşma yaptı. Sonra sahneyi türkü söyleyenler, saz çalanlar aldı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ara verildi. Ben yerimden hiç kalkmadım. Sanki kalkarsam bir şeyleri kaçıracakmışım gibi bir duyguya kapıldım. Mümkün oldukça dikkatle her şeyi izleyip anlamaya çalıştım. Yeniden herkes içeri girince tekrar gece başladı. Türküler söylendi…
Gecenin sonuna doğru bir tiyatro sergilendi. Sahnede iri yarı göbekli, yelekli köstekli, fötr şapkalı, deri çizmeli ve kırbaçlı biri ile pejmürde kılıklı, üstü başı yırtık, köylü kasketli biri duruyordu. Oyun başladığında ağa, zavallı köylüye bağırıp çağırıyor, aşağılıyordu. Köylü ise çok komikti, şaklabanlıklar yapıp duruyordu. Köylünün davranışları seyirciyi güldürmekten kırıp geçiriyordu. Sonunda o zavallı köylü çiftesini ateşleyerek ağayı yere devirdi. Bütün seyirciler ayağa kalkıp var gücüyle alkışladı. Sahne kapandı ve gece bitti…

Sinemadan çıktığımızda zaman çok ilerlemişti, gece yarısını geçmişti. Amcamın elini tutup yola koyulduk. Malum uzun bir yolumuz vardı. Gece acık ve serindi. Tiyatrodaki sahneleri yeniden yeni den amcama anlatıp güldük. Güle oynaya şehrin dış mahallesine kadar geldik. Virajdan sonra artık tarla ve bahçeler başlıyordu. Ben amcamın eline sıkı sıkıya sarılıp kafamı gökyüzüne çevirdim. Sevinçten içim içime sığmıyordu. Gökyüzü açık ve berraktı. Uzakta yıldızlar sanki bir yere yetişmek ister gibi akıp gidiyorlardı. Ay ise parıl parıl parlıyordu. Hayatım da ilk sefer Ay’ı bu kadar net parlak görüyordum. Uzunca bir süre ona baktım. Biz yürüdükçe o da bizi takip ediyordu. Bir kaç kez göz göze geldik. Bana göz kırptı. İçimde “bak senin böyle bir amcan var mı” diye sordum. Sanırım beni duydu. Kıskandı yukarıya doğru çıkmaya başladı. Ben onu seyrederken sıkı sıkıya sarıldığım amcamın elini öpüp yüzüme dayadım.

“çok güzel bir geceydi, teşekkür ederim amcacığım” deyip sarıldım. Eve ulaştığımızda iyice yorulmuştuk. Koşarak merdivenleri çıkıp üstümü çıkarmadan yatağa girdim. Uzanır uzanmaz da uykuya daldım…

Nedendir bilinmez içimde durmadan bir kitap okuma arzusu yükseliyordu. Daha fazla uzatmadan Niyazi amcamın yanına gittim. Beni görür görmez “ne o kitap istemeye mi geldin” deyince ben şaşırdım. “Evet amca verdiğin kitap çok güzeldi, böyle bir kitap daha versene bana” Amcam içeri gidip bu sefer Aziz Nesin in bir hikaye kitabını getirip bana verdi. Kitabı alır almaz koşup bir ağacın altına oturdum ve okumaya başladım. Kitap komikti. Bir yandan okuyor, bir yandan da katıla katıla gülüyordum. Her bir hikâye yi bitirince koşup Niyazi amcama anlatıyordum. Bu sefer birlikte gülüyorduk.
Bütün yaz boyunca amcam bana Bekir Yıldız’ın, Rıfat Ilgaz’ın Orhan Kemal’in, Yasar Kemal’in kitaplarını verip durdu. Her seferinde ben de büyük bir heyecanla okudum. Yeni kitapları bulamayınca daha önce okuduklarımı yeniden okudum.

Okullar acılınca ben Dersime yatılı okula, Niyazi amcam da Üniversite okumaya İstanbul’a gitti. Ben Dersim’de ilk fırsatta kütüphaneye uğradım ve okunacak bir kitap aldım. Her bitirince kitabı, yeniden uğrayıp başka bir kitap aldım. Zaman zaman öğretmenlerim de bana okunacak kitaplar verdiler.

Niyazi amcam bana okumayı öyle sevdirmişti ki, neredeyse okumadığım gün kendimi eksik hissediyordum. Okumak benim için tıpkı yemek içmek kadar doğal ve günlük yapılması gereken bir iş olmuştu. Bazı günler koşuşturmanın ardında yorgun düşüp yattığım zaman gece ağlayarak uyandığım oluyordu. Annem, koşarak başucuma gelip “oğlum ne oldu kâbus mu gördün” deyip telaşla uyandırıyordu. “Yok anne bugün kitap okumadım, ondan” diye cevap verince annem hayretler içinde kalarak, gözünü açıp bana bakıyordu. “Oğlum bunun için ağlanır mı” deyip lambayı yakıyordu. “al istediğin kadar oku, sonra da uyu” deyip odadan çıkıyordu.

Liseye başladığımda giderek, sosyalizmin ustalarının kitaplarını da okumaya başladım. Sosyalizmin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sadece bunlar değil, artık onlar kadar dünya klasikleri de ilgimi çekmeye başladı. Okudukça kafamdaki sorulara cevaplar bulmam kolaylaşıyordu. Okudukça kendimi daha güçlü hissediyordum

Şimdi oturup geriye doğru baktığımda Niyazi amcamın ne kadar büyük bir iş yaptığını, yaşamımı hem de çok etkileyen bir alışkanlığı bana kazandırdığını görmek beni sonsuz mutlu ediyor.

Okumak devrimcilerin en büyük silahı. Eğer bir devrimci, okumuyor, araştırmıyorsa her türlü silahtan yoksun demektir. Bugün biraz da sınıf mücadelesi dağınık ve güçsüzse en büyük sebebi insanlarda okuma alışkanlığının olmamasıdır. Sosyalizm bir bilimdir. Bilimi sosyal medyada öğrendiğiniz bir kaç beylik sözle açıklayamazsınız. Bilimi anlamak için, okuyup, araştırmak gerekiyor.

Sevgili Niyazi amca, sana ne kadar teşekkür etsem azdır. İyi ki sen benim amcamdın. İyi ki benim elimde tutup yol gösterdin. Senin gibi bir amcam olduğu için ne kadar övünsem azdır. Seni seviyorum, senin anını kalbimde ruhumda sonsuza kadar yaşatacağım

NİYAZİ TEKİN KİMDİR?

Kürecik Şemşik köyü doğumlu (1946- 21 Nisan 1971)

Malatya’nın Akçadağ İlçesi Kürecik nahiyesi, Şemşik köyünde doğdu. O dönemlerde okullar böyle yaygın her tarafta yoktu. Sadece il merkezlerinde o da sınırlı sayıda kapasitesi olan okullar vardı. Bu yüzden herkesin okula ulaşması ve eğitimini yapması kolay değildi.

Niyazi TEKİN, Kürecik bölgesinde az sayıda insanın okuma imkanına kavuştuğu kişilerden biriydi. Malatya’da Ortaokul ve Liseyi okudu. Okulda başarılı bir ögrenciydi. Okumayı çok seviyordu. Sadece ders kitaplarını değil, roman, bilimsel kitaplari da okumayı ihmal etmiyordu. Kafasındaki sorulara cevaplar bulmak için, durmadan okuyor, araştırıyordu. Henüz Lise dönemindeyken, devrimci mücadele ve sosyalizme ilgi duymaya başladı.

Üniversiteyi okumaya gittiği İstanbul’da DEV-GENÇ saflarında yer aldı. Artık onun için yeni bir yaşam başlamıştı. Büyük, küçük demeden her türlü görevi alıyor, her işe koşuşturuyor. Yaşamını bir DEV-GENÇ militanı olarak sürdürüyordu. Günün 24 saatini devrimci mücadeleye harcıyordu.

10 Nisan 1971’de kaldıkları Balıkesir öğrenci yurduna faşistlerin yaptığı silahlı baskın sonucunda ağır yaralandı. 10 gün hastanede kalan Niyazi TEKİN tüm müdahalelere rağmen 21 Nisan 1971 tarihinde hakk’a yürüdü.

71 cunta koşullarına rağmen İstanbul ve Malatya da binlerce kişinin katılımıyla görkemli bir törenle cenazesi sonsuzluğa uğurlandı.

Niyazi Tekin mütevazı, sessiz, çalışkan, kendisini öne çıkarmayı sevmeyen her yönüyle örnek bir devrimciydi. Çocukları çok severdi. Asla hava atmayı, kendisini her şeyin önüne koymayı sevmezdi. Zaten devrimci mücadele de böyle sessiz, isimsiz kahramanların sırtında bugüne gelmedi mi?

Niyazi TEKİN, 70’li yıllarda Malatya’da Faşizme karşı mücadelenin Aktif Önderlerinden Kürt Mehmet (Mehmet TEKİN) ‘in de abisidir.

Anıları mücadelemizde yaşayacak!

Kürecik Haber Ajansı – kurecik.com.tr

Benzer Haberler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün